Uzm. Psikolog Sibel KESKİNEL

Yaşam Koçu ve Sanat Terapisti 0532 392 64 54

Online MSN Destek

Üyelik Girişi
Başlıklarla Psikoloji
Site Haritası
Takvim

Sözde Bilimsel Söylenceler


 

Günlük gazetelerden en popüler dergilere, televizyondaki haberlerden eğlence programlarına kadar her yerde bilimsel bulgular konuşuluyor. "Bilim insanlarının yaptığı son araştırmalara göre..." diye başlayan cümleler tok bir ses ve derin vurgularla ardı ardına sıralanırken, okuyucu ya da izleyicilerin dikkatini çekmesi adına kimi zaman bulgular bilimsel olmaktan çıkıp bir halk söylencesi kıvamına gelebiliyor. Hatta bazen kendimizi bir bilim kurgunun içinde bile bulabiliyoruz! Peki ama yalnızca ilgi çekebilmek adına gerçekliğinden soyutlaştırılan, uzaklaştırılan bu araştırmalar her zaman "eğlencelik" bir haber olarak mı kalıyor? Ne yazık ki hayır. Aşağıda alıntısını yaptığımız bir yazısında Harvard Eğitim Bilimleri'nden Profesör Kurt Fisher, bu yanlış yönlendirmelerin ne kadar da tehlikeli sonuçlar uyandırabileceğinden bahsediyor: 

Sinir bilim ve biliş alanında büyük atılımların yapıldığı bir çağda yaşıyoruz. Beynin biyolojisi hakkında yepyeni bilgiler edinilmeye devam edildikçe çocukların bilgiyi daha iyi nasıl özümseyebileceklerinden, onlar için en uygun öğretim takviminin ne olduğuna karar vermeye değin tüm eğitsel alanlarda biyolojiye başvuruluyor. Beyin bilim oldukça heyecan uyandırıcı ve dinamik bir çalışma alanı. Öyle görünüyor ki, önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde öğretmen ve öğrencilere yeni ipuçları sunmaya devam edecek.

Heyecan verici bulguları bir yana eğitimciler bu alanda elde edilen sonuçlara bir miktar kuşkuyla yaklaşmalılar. Çünkü biliş bilim, sinir bilim ve genetik alanındaki çalışmalar henüz olgunlaşmış değil. Elde edilen bilgiler ne yazık ki hayli eksik. Bunun yanı sıra, bulgular çoğunlukla yanlış anlamlandırılıp özellikle de medya ve basının etkisiyle bilimsel abartılara, söylencelere dönüşebiliyor. Bu dönüşüm bazen zararsız ve eğlenceli olabiliyorken, kimi zamanlar tehlikeli bir hal alabiliyor.

Mozart Etkisi'ni hatırlıyor musunuz? Basit bir araştırmanın nasıl da yıkıcı sonuçlar doğurabileceğinin en güzel örneklerinden biri. 1992 yılında Kaliforniya Üniversitesi'ndeki araştırmacıların üniversite öğrencileriyle yaptıkları bir çalışmada, öğrenciler sınava girmeden önce 20 ya da 30 dakika Mozart'ın senfonilerini dinlediklerinde problem çözümüne dayanan testlerde az bir farkla daha yüksek puanlar almışlardı. Bu oldukça anlamlıydı. Çünkü bilişsel bilim ve beyin çalışmaları, beynin belirli kısımları uyarıldığında kısa süreler içinde kişilerin performansının da artacağını ortaya koyuyordu.

Mozart Etkisi, basit bir araştırmanın nasıl da yıkıcı sonuçlar doğurabileceğinin en güzel örneklerinden biri.

Ancak ne yazık ki bu bulgu basın tarafından fazlasıyla büyütüldü. Örneğin, Amerika'daki eyaletlerden birinde bir müzik firmasıyla anlaşılarak yeni doğan ailelere klasik müzik CD'leri dağıtıldı. Benzer şekilde devlete bağlı bazı kreşlerde çocukların daha zeki olmaları beklentisiyle Bach, Vivaldi ve Mozart çalınmaya başlanmıştı! Bugün, bazı müzik firmalarının "Bebeğinizin Beynini Geliştirin" başlığı altında sattığı klasik müzik serilerine ailelerin gösterdiği rağbet oldukça büyük. Hatta hiçbir bilimsel bulguya dayanmayan söylenceler de ortaya atılmış durumda: Bach bebek banyodayken, Beethoven ise süt şişesinden besleniyorken dinletilecek...

Ve bambaşka bir söylence daha: Okul duvarları baştan aşağıya tekrar boyanmalı. Çünkü beyin çalışmaları çocukların pastel ortamlarda daha iyi öğrenebildiklerini gösteriyor. Bu çok anlamsız!

 

Kafatası büyüklüğüyle zekâ düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuyor.

Böylesi söylenceler yalnızca günümüze has değil elbette. 1970'lerde Amerika'da bazı biyolog ve eğitimcilerin şiddetle karşı çıktığı korkunç bir kuram ortaya atılmıştı. Çocukların kafataslarının büyüklüğüyle öğrenme yetileri arasında bir ilişki olduğu, kafatası küçük kalan çocukların öğrenme zorluğu çekeceği söyleniyordu. Bu elbette ki hiçbir biyolojik dayanağı olmayan baştan aşağıya yanılgılarla dolu bir kuramdı. Ergenlik döneminde kız ve erkek çocukların kafatası büyüklüğü farklılık gösteriyordu. Kızlarınki erkeklere oranla daha küçüktü. Ancak bunun öğrenme yetileriyle hiçbir bağlantısı yoktu! Ne yazık ki bu kuramı ortaya atan bir grup sözde "bilimci"nin etkisinde kalan bazı okul müdürleri bu biyolojik farklılıktan ötürü çocukların öğrenimlerinin birbirlerini etkilememesi adına sınıfları kız ve erkekler olarak ayırmayı düşünmüşlerdi. Bu yaklaşım ülke genelinde büyük tepkilere yol açmıştı. En saygın bilim dergileri konuyu aydınlatabilmek için ardı ardına makaleler yayınlamış, bilim insanları bunun yanlış bir düşünce olduğunu gösterebilmek adına büyük çaba sarf etmişti.

Eğitimcilerin biyolojik bulgularla bağlantılar kurarak çocukların öğrenmelerinde en etkili yolları saptayabilme çabaları oldukça anlamlı. Ve öyle görünüyor ki bu aynı zamanda büyük bir devrim niteliğinde. Çünkü eğitimciler yıllarca biyolojiye başvurmaktan kaçınmışlardı. Biyoloji kökenli bir model izlendiğinde çocukların yalnızca biyolojik bir yapı taşıdığının kabul edilip, öğrenme mekanizmalarındaki psikolojik ve sosyal etkilerin göz ardı edileceğinden korkmuşlardı. Oysa modern biyoloji de bugün gösteriyor ki, çocukların içinde yetiştikleri ortam beyin aktivitelerinde yeni değişimlere neden olabiliyor. Hatta beyinsel işleyişlerde rol oynayan gen ekspresyonunu bile şekillendirebiliyor. Ancak biyolojiyle eğitim yöntemleri arasındaki bu bağlantı sırasında dayanak olarak ele alınacak bulguların alanında uzman kişilerce ve pek çok çalışmanın ortak sonucu olarak kanıtlanmış olması büyük önem taşıyor. Bunun yanı sıra bilgilerin bilimsel çerçeveler ölçüsünde söylencelere dönüştürülmeden incelenip uygulamaya konması gerekiyor. Mozart etkisi, renklerin öğrenmedeki yeri ya da kafatası büyüklüğü örneklerindeki yanılgılara tekrar düşmemek adına...

 

Kaynak: http://www.gse.harvard.edu/news/features/fischer12012004.html 

EINSTEIN'IN BEYNİ

Günlük hayatımızda ne zaman ki üstün zekâya dair herhangi bir konuşma geçse hemen ünlü fizikçi Albert Einstein'ın adı anılıyor. 7'den 70'e herkesin tanıdığı bu ünlü bilim insanının beyin morfolojisine (şekilbilim) dair de pek çok varsayım ileri sürülüyor. Beyin kıvrımlarının fazlalığı ya da beyninin ebat olarak büyüklüğüyse öne sürülen varsayımlar içinde en yaygın olanları. Peki, ölümünden 42 yıl sonra Einstein'ın beyni şu anda halen korunuyor mu? İşte bu sorunun yanıtı ve merak edilen beynin hikâyesi:

Einstein'ın Ölümü 

Ünlü matematikçi ve fizikçi Albert Einstein 18 Nisan 1955'de hayata veda ediyor. 76 yaşında vefat eden Einstein'ın beyni bedeni yakılmadan önce Princeton Hastanesi'nde bir patolog olan Dr. Thomas S. Harvey tarafından korunmaya alınıyor. Bu tarihten sonra ünlü bilim insanının beyninin başına gelenlerse bir çeşit giz diyebiliriz. 
Arama Çalışmaları


1970'lerin ortalarında gazeteci Levy, Einstein'ın beyninin iki farklı kavanozda saklanmış olduğunu keşfediyor.

1970'lerin ortalarında bir gazeteci olan Steven Levy Einstein'ın beynini bulmak için yola çıkıyor. Levy, yaptığı araştırmalar sonucunda Einstein'ın beyninin halen Doktor Harvey'de, Kansas'da bulunduğunu keşfediyor. İki kavanozda saklanan beynin serebellum ve serebral korteks kısımları dışında kalan parçalarının kesitlerinin alınmış olduğunu ortaya çıkarıyor.

Çalışmaların Yayımlanması Einstein'ın beyninin biyolojik incelenişine dair üç adet bilimsel yayın bulunuyor. 1985 yılında yayımlanan ve "Bir Bilim İnsanının Beynine Dair: Albert Einstein" * isimli makalenin yazarları arasında ölümünden itibaren beyni korumaya alan Thomas Harvey'in de bulunması pek de sürpriz olmuyor. Araştırmacılar, yaptıkları bu çalışmada beyindeki sinir hücreleri ve glia hücrelerinin sayıları arasındaki orana bakıyorlar. Normal insanların beyinleriyle karşılaştırıldığında, Einstein'ın beyninde 9. ve 39. bölgelerde sinir hücrelerinin glia hücrelerine oranının daha küçük olduğunu rapor ediyorlar.

Şekilde beynin 9. ve 39. bölgelerini görüyoruz. 

Beynin 9. bölgesi ön lobda bulunuyor. Bu lob davranışları planlama, dikkat ve hafıza açısından önemli bir beyin bölgesi. 39. bölgeyse pariyetal lobda bulunuyor. Bu lob dil ve diğer karmaşık zihinsel işleyişlerin merkezi. Sonuç olarak bu bölgelerde Einstein'ın her bir sinir hücresi başına düşen glia hücresinin daha fazla olduğu keşfediliyor.

Sinir Hücreleri: Sinir sisteminde duyusal bilgiyi iletip işleyen hücreler. 
Glia Hücreleri: Sinir hücrelerini destekleyip onlara besin sağlarlar. Miyelin kılıf oluşturarak sinir sistemindeki sinyallerin daha hızlı iletilmesine olanak verirler.

Glia hücrelerinin sinir hücrelerini besleyen hücreler olduklarını göz önünde bulundurursak, makalenin sonunda yazarlar Einstein'ın sinir hücrelerinin metabolik ihtiyacının artmış olabileceğini, bu nedenle de normale oranla daha fazla glia hücresiyle beslendiklerini iddia ediyorlar. Bu durumuysa Einstein'ın daha iyi düşünme ve kavram oluşturma yetisine bağlıyorlar.


Einstein'ın Beynine Dair İkinci Makale**


Einstein'ın beynine ilişkin ikinci makale 1996 yılında yayımlanıyor. Ünlü bilim insanının beyninin normal bir yetişkin beyni olan 1400 gramdan daha düşük ağırlığa sahip olduğunu (1230 gram) rapor eden bu çalışmada vurucu bulgu sinir hücrelerinin yoğunluğuyla ilişkili. Bu çalışmanın sonuçlarına göre Einstein'ın beyni daha az alanda daha fazla sinir hücresi bulunduruyor.

Birim alana düşen sinir hücresi sayısı, beyindeki sinir hücrelerinin yoğunluğunu belirliyor.

Üçüncü Makale***

Einstein'ın beynine dair yayımlanmış üçüncü makale ünlü bilim insanının beyninin dış yüzey özelliklerini ortalama 57 yaşında olan 35 erkeğin beyniyle karşılaştırıyor. Bu 35 erkeğin beyninden farklı olarak Einstein'ın beyni sağ ve sol pariyetal lobda değişik oluklar barındırıyor. Pariyetal lobun bu bölgesinin matematiksel yetiler ve uzamsal düşünmede etkili olduğu biliniyor. Bunun yanı sıra Einstein'ın beyni diğer beyinlerden 15% oranında daha geniş. Araştırmacılar bu özelliklerin Einstein'ın matematiksel becerilerinde rol oynamış olabileceğini düşünüyorlar. 

Beyin Özellikleri ve Zekâ

Her ne kadar Einstein'ın beyin incelemesine dair yapılmış bu çalışmalardan yorumlar ortaya atılmış olsa da beyin morfolojisiyle kişilik, zekâ ve yaratıcılık arasındaki ilişki halen gizini koruyor. Bu nedenle de saydığımız bu çalışmalar soru işaretleri uyandırmaya devam ediyor.

Einstein'ın Beyni Şu Anda Nerede?

Einstein, 18 Nisan 1955'de New Jersey'deki Princeton Hastanesi'nde vefat etti. Bir sonraki gün Princeton Hastanesi'nden patolog Dr. Thomas Harvey bir otopsiyle Einstein'ın beynini korumaya aldı. Harvey, bu ünlü beyni tam 240 parçaya ayırarak evinde bulundurduğu özel solüsyonlu kavanozlarda sakladı. Beynin farklı parçalarını araştırmalarda kullanılmak üzere farklı bilim insanlarına verdi. Zaman içinde ülkeden ayrılan Harvey, beyni nereye gittiyse yanında taşıdı. En sonunda New Jersey'e geri döndü. 1996 yılında Einstein'ın beynine dair geriye kalan parçaları Princeton Hastanesi'nin baş patologu Dr. Eliot Krauss'a teslim etti.

Biliyor Muydunuz?

 Einstein beyninin incelenmesine karşı çıkmıyordu. Ancak sonuçların yayımlanmasını asla istememişti ( Kaynak : Abraham, C. Possessing Genius: The Bizarre Odyssey of Einstein's Brain, New York: St. Martin's Press, 2002)

* Marian C. Diamond, Arnold B. Scheibel, Greer M. Murphy & Tomas Harvey (1985). On the Brain of a Scientist: Albert Einstein. Experimental Neurology (vol. 88, pages 198-204).

** Anderson, B. and Harvey T., Alterations in cortical thickness and neuronal density in the frontal cortex of Albert Einstein, Neurosci Lett. , 210:161-164, 1996.

*** Witelson, S.F., Kigar, D.L. and Harvey, T., The Exceptional Brain of Albert Einstein, The Lancet , 353:2149-2153, 1999.

Kaynak: http://faculty.washington.edu/chudler/ein.html

Kybele Sanat Cafe ve Psikoterapi Merkezi

 Kybele Sanat Cafe ve Psikoterapi Merkezi

Hava Durumu
Saat
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.74305.7660
Euro6.33076.3561
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam9
Toplam Ziyaret84320